“O” gerçekte gerçek milli bir kahramandı. O’da benim gibi köylü idi. Ankara-Nallıhan ilçesi kırsalının en büyük ve fakat güzel yerleşimlerinden biri olan Karaköy’ün köy çocuğu büyük sıkıntılar ve zorlukları yenerek Mülkiyeli olarak mezun olmuştu.
Çalışkanlığı ve başarıları onu genç yaşında hızlı bir yükselişle Maliye Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığı’ndan kurtarıcı olarak Et ve Balık Kurumu’na Genel Müdür olarak atanmıştı.
Bu yazı onun onursal yaşamının kısmen hikayesi olarak bugünün gençlerine bir örneklem oluşturmalıdır.
Çok çalışkan, korkusuz ve çok zeki olan Genel Müdür Yiğitliği, çalışkanlığı ve vatanseverliliği ile kuruluşta daha ilk gününden itibaren benzerlerinden farklı bir görünüm ve görüntü veriyordu. Et ve Balık Kurumu en zor dönemlerinden birini yaşıyordu. Yılmadı ve bileğinin hakkı ile başardı.
Lisans, yüksek lisans ve/veya doktora konuları bulmada zorlanan adaylardan ülke sosyal hayatını, köy yaşamını konu alacaklara hikayesinin bir belgesel haline konmasının büyük bir başarı getireceğine inanmaktayım. Türk insanının panoramasını çizmede, değişik perspektifler açısından belirlenmesi halinde bu yaşamdan çıkartılacak sonuçlar önemli kaynak oluşturacaktır.
Prof.Dr. Ersural SUNER
Selehattin amca, köyümüzde kariyer yapmış, memuriyette en yüksek makam ve dereceye kadar yükselmiş bir büyüğümüz. Kendisini her ne kadar satırbaşlarıyla tanısak bile derinlemesine bir bilgiye ve birikime sahip olmadığımız için, hayat hikayesini ve başarısının sırrını kendisinden öğrenmek istedik. Ayrıca O’nu yakından tanıyan EBK’dan mesai arkadaşı
Sn. Prof.Dr. Ersural SUNER beyin yukarıdaki satırları da Selehattin amcamızın ne denli kıymetli biri olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Mehmet DOĞANÖZ (Eşraflan Mehmet)
İşte kendi anlatımıyla hayat hikayesi :
“Benim kafakağıdıma göre 1932 senesinde doğmuşum. Fakat babam beni 1 yaş küçük yazdırmış. Aslında doğum tarihim 1931.
Babam buraya Beypazarı’ndan gelmiş. Dedem Gerede’li. Babamın ana tarafı Gelare’li. (Kırbaşı) Bir tek babamın büyük annesi Karaköy’lü yani buralı. Ana tarafının biraz tarlası variyeti var burada. O yüzden buraya gelip yerleşmişler. Rahmetli babam terzi idi.
Ama nasıl terzi. Pekte öyle yetenekli bir terzi değil. Pantolon dikmeyi Balıkesir’de askerdeyken levazımcı bir Ermeni’den öğrenmiş. Çocuklar için kısa pantolon modaydı o zaman köylerde. Onun dışında pek bir şey yapmazdı.
Ben İlkokula köyde başladım. İlk üç sınıfı burada okudum. Öğretmenimiz askere gidince 4. sınıfı Beypazarı’nda okudum. Babaannem oradaydı. Amcamlarda oradaydı. İki yılda orada okuyup tamamladım. Ama çok sıkıntılı okudum. Çünkü okula bir saat uzakta Başağaç’ta oturuyorduk. Yaya olarak gelir giderdim. İlkokul bitiminde amcamlarla bizimkiler epey münakaşa etti. Birazda köyü özlediğim için kaçıp köye geldim. Son 1-2 ayda burada okuyup diploma aldım. Sonra babam beni bir yere göndermedi. Köy Enstitüleri yeni çıkmıştı. Köyümüzden birkaç kişi gitti isede bitiremeyip geri döndüler. Bir tek bir çobanın kızı olan Zekiye hanım bitirdi ve öğretmen oldu. Köy Enstitüleri iyi değilmiş, bit varmış diye babam beni göndermedi. Bir süre babamın yanında terzi çıraklığı yaptım. Üç ayda Kur’an kursuna gittim. Hatim etmeden onuda bıraktım. Böylece iki yılım boş geçti.
Sonra birgün Beypazarı’nda bir amcam okutmak istedi. Amcam çok cimri olmakla beraber zeki biriydi. Köye gelip babama “Ali ağa, bu çocuğu bana ver okutayım” dedi. Beni alıp götürdü evine. Beypazarı’ndan giderken bir aileyle tanıştık. “Biz Ankara’da bir gecekondu ev yaptırdık, orada kalın, bizimde oğlumuz okudu. Biri yüksek okul mezunu öğretmen, ötekide hala okuyor” dediler. Amcam olur dedi. Bu Karadenizli aile odacıydı. Evleri iki göz oda ve geniş bir ara’dan oluşuyordu. Bende bu ara’da otururdum. Yanımda yetim bir oğlan vardı. Sabahtan akşama kadar ağlardı. Ben oturup ders çalışırdım. Fakat bana bir aşağılık kompleksi geldi. Ulan dedim köyüde çok özledim, Cebecioğlu okuluna gidip gelirken şimdi kaçıp köye gitsem benimle alay ederler. Bak oda gitti okuyamadı geldi derler. Böylece kaçmaktan vazgeçiyordum. Bu hayırsever ailenin yüzünü kara çıkarmamak için çok çalışıyordum. Birinci karnem geldi. Başarılıydım. Kel Mahmut diye takıldığımız okul müdür muavini karnelerimizi dağıttı. Sınıfta bir tek ben iftihar tablosuna girmiştim. Beni kutladı ve övdü. Sonra ben oldukça motivize olmuştum ve hırs gelmişti. Sonraki okul yıllarım başarılı geçti.
Ortaokulu Ankara’da bitirdikten sonra Bursa Erkek Lisesi’ne kaydoldum. Çok hırslıydım. Birisi benden yüksek not alırsa onu takıntı yapar, mutlaka onu geçmek için uğraşırdım.
Lise son sınıfta 12 ders vardı. Ortalama puanım 118’di. Zaten azami puan 120 idi. Böyle bir başarı ile burayı bitirdim. Sonra Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin sınavlarına girdim.
Veterinerlik bölümünü kazandım. Buna biraz kahrettim. Köyden geldik, yine hayvanlarla uğraşmaktan kurtulamıyacağım diye moralim bozuldu.
Tam o zaman gazetelerde bir ilan vardı. Siyasal Bölümüne sözlü ve yazılı sınavla adam alacaklardı. Ben sınavlara girip dördüncülükle kazandım. Burada 4 yıl okuyup idari şubeden de birincilikle mezun oldum.
O zamanlar Federal Almanya hükümetinin başında Teodor Horsch cardı. O Türkiye’li öğrenciler için yedi kişilik burs kontenjanı verdi. Bende talip oldum. Son sınıftaydım. Derslerimin başarılı olmasından dolayı imtihana hacet görmeden beni aldılar. Ötekilerin hepsi asistandı. Tek öğrenci bendim. Pasaportumu aldım. Dar-üş şube mezunuydum. Kaymakamlık statüm olacaktı. Yüksek memur olacaktım. Derslerim ve burs notum iyi idi. Şimdi ben çok okurdum. Tatillerde, köyde, hasılı her yerde. Gürültüsüz olduğu için Köyde derelere, bahçelere, dağlara giderdim. Genellikle sınav sıralarında Haziran ayında buralarda ders çalışırdım. Bunun yanında her türlü kitap okurdum. Ankara’da Su Sinemasının yanında ikinci el ucuz kitap satan yer vardı. Buradan alırdım kitaplarımı. Okuduğum kitaplar umumiyetle öğretmenlerimin tavsiye ettiği ders, roman, batı ve doğu klasikleri kitaplarıydı. Basit aşk romanlar vs. pek okumazdım. Gayrı ciddi bulurdum. Okuyacağım kitaplar konusunda çok seçiciydim. Lisede öğle yemeği tatilinde bile kütüphanede şiir veya herhangi bir nesir kitabını bitiresiye okurdum. Okuduğum kitabın beni bir düşünce ve araştırmaya sevk etmesi önemliydi. Bu arada eski Türkçe’yi de Arap alfabesiyle harekesiz okur duruma geldim. Bunu da kendim öğrendim.
Sonra Heidelberg’e gittim. Ekonomi üzerine burs verdiler. Fakat burs çok düşüktü. Ücret 250 Mark gibi bir şeydi. Birde orada fazla bir şey yiyemezdim. Genellikle ucuz diye domuz ciğeri ve böbreği çıkardı. Paralı olan üniversite lokantasındaki her yemekte gözüm kalırdı.
Param olmadığı için alamazdım tabii. Bir yıl kaldım, ikinci yıl kalmak istemedim. Hem parası azdı, hem şartları iyi değildi. Sonra yokluk içinde buraya geldim. Hatta hiç unutamam, Napoli’den vapura bindiğimde param hiç kalmamıştı. Yanımda ortaokuldan bir arkadaşım vardı. O’da Almanya’da okuyordu. Ailesinden çok para geldiği için ona imrenirdim.
Beraberce İstanbul’a geldik. İstanbul’a gelince babam biraz para gönderdi. İstanbul’da bana “Ayniyet memuru oldun, Kayseri’ye gidiyorsun” dediler. Ama benim torpilimde yoktu.
Bu yüzden istediğim Ankara’ya gidemedim. Ama aynı görevle Adapazarı’na verdiler. 4 Ay çalıştıktan sonra bana maliye müfettişliği teklif ettiler. Ben maliyeci değildim. Sevdiğim bir meslekte değildi. Ama parası iyi dediler. Sonra müfettişlik imtihanlarına girip birincilikle kazandım. Üç sene müfettiş muavinliğinden sonra müfettiş oldum.
Tam bu sıra askerliğim gelmişti. Askere gittim. Askerde de yüksek soruşturma kuruluna çağırdılar. Bu yıllar 27 Mayıs 1960 ihtilali yıllarıydı. Kısa dönem askerlikten sonra Almanya’ya turneye gittim. Turneden döndükten sonra 1961 yılında evlendim. O yıllar elde avuçta bir şey yoktu. Babam rahmetlide alınmasın biraz tembeldi. Sinirli ve otoriterdi. Anneme çok çektirdi. Bu yıllarda ben çeşitli sorunlar nedeniyle 3-5 sefer depresyon geçirdim. Sonrada Adapazarı’na maliye müfettişi olarak tayin oldum. 1962 de tekrar Almanya’ya staja gittim. İki yıl sonra döndüm. Dönüşte beni Diyanet İşlerinden sorumlu devlet bakanının yanına baş müşavir verdiler. Ben orada Diyanet İşleri Teşkilatı Kanunu’nu hazırladım. Orada Abdülkadir Karhan diye edebiyatçı profesör vardı. Birlikte gerekçeler hazırlar, meclise gider, bu yasaları verir ve savunurdum. Sonra bakan değişti. Ben ona dini görüşlerimi açıkladım. Bana “sen diyanet işleri başkan yardımcısı olacaksın” dedi. O zaman tek yardımcı emekli bir generaldi. Onu alıp bu görevi bana verdiler. Ama ben karşı çıktım. Benim mesleğim maliye, İslamiyet zor ve ihtisas gerektiren bir iştir dedim. Ben batı ve doğu konusunda klasikler okuduğum için dini konularda biraz tolerans sahibiydim. Bana “o halde yeni birini bulana kadar üç ay idare et dedi. Üç ay Diyanet işleri Başkan Yardımcılığı yaptım. 1964 te ayrıldım.
1970 te tekrar Almanya’ya staja gittim. Şimdikilerin KİT dediği iktisadi devlet teşekkülleri üzerine staj yaptım. Dönüşte Ankara’da çeşitli komisyonlarda çalıştım. Mali tahlil, iktisadi analiz, sermaye tespiti gibi çalışmalar yaptım. Bu konularda “genel işletme analizi “ adında bir kitap yayınladım. Bu kitabı 100 den fazla kitap ve tez okuyarak yazdım.
Sonra Adnan Başar Namoğlu özel idarelerden Gelirler Genel Müdürlüğü Muavinliğine aldı. KİT konusundaki raporlarımı okuyup beğendi ve beni devlet teşekkülüne aldı.
38 Yaşındaydım buraya Genel Müdür Yaptılar. 2,5 sene sürdü. Burası çok dedikodulu ve iftirası bol bir yerdi. Bazı şaibeli olaylar olmuş. Buraya Ahmet Türker diye dini bütün bir bakan geldi. İnegöllü idi. O bir takım tekliflerde bulundu. Bana devlet fabrikalarının müdürlüğünü teklif etti. Ama bu işler benim prensiplerime ters idi. Anlaşamayınca bana birtakım istinatlarda bulunur gibi oldu. Ben istifamı verdim, ama kabul etmedi. O devirde Ticaret Bakanıydı, sonra Başbakan oldu. İkinci defa istifamı verince “İstifanı kabul etmiyorum” dedi. Bende kabul etmezseniz bu odadan çıkmam dedim. Sonra gülerek kararnameyi çıkarttı ama, Genel Müdürlükten alınma kararnamem çıkmadı. Beni yine Maliye Müfettişliğine verdi. Kısa bir süre sonra beni Maliye Teftiş Kurulu Başkanlığı’na getirdi. Bu görevim 3,5 yıl sürdü. Bir takım kanun tasarılarının hazırlanmasında etkili oldum. İlk defa KDV kanun tasarısını hazırlayan komisyonun başkanıydım. Ve bu tasarının esaslarını ben belirledim. Tüm bunları hazırlarken Avrupa’dan özellikle Almanya’dan uzmanlar getirttim. Bazı yardımcılarımı Almanya’ya bu konuyu incelemeleri için gönderdim.
Sonra Et Balık Kurumu’na (EBK) Genel Müdür olarak tayin oldum. Buradaykende Almanya’dan bu kuruma yardım getirttim. Sincan Et tesisleri projesi, Fatsa Balık Kombine tesisleri konusunda teknik yardım getirttim. İktisat, vergi ve gümrükler konusunda Dünya Bankası’ndan uzmanlar getirttim. EBK’dayken pek çok işsiz köylümü buraya aldırttım.
Sonra Maliye Gümrük ve Ticaret Başmüşaviri olarak tekrar Almanya’ya gittim. Orada Alman radyo ve televizyon kanallarında mesleki röportaj ve konferanslara katıldım. Burada kaldığım 3,5 yılın sonunda tekrar depresyon hastalığım nüksetti. Çokta yorulmuştum. Orada Alman mevzuatını da bilmek gerekiyordu. Bilmeyenlerde vardı ama bilirseniz iyi iş çıkarabiliyordunuz.
Dönüşte tekrar Maliye bakanlığı Başmüşaviri olarak çalıştım. Buradaki çalışmalarım dolayısıyle devlet memur ve işçileri bankamatikle maaş ve para çekebilir duruma geldiler.
Böylece 10 senem geçti. Sonra tekrar Maliye Teftiş Kuruluna getirildim. Ve çok beklemeden 1993’te emekliliğimi istedim. Sonra bir çalışma arkadaşımı kıramayarak Kalkınma Bankası Genel Müdürlüğünü kabul ettim. Kısa bir süre çalıştıktan sonra ayrıldım. Aslında bu bana göre bir hata idi. Ama paranın sıcak yüzü insanı çekiyor. Zaten bir arkadaş hatırına çalışmıştım.
Şimdi köydeyim ve bir iş yapmıyorum. Burada köylülerimin merak ettiği bir husus var.
Ne kadar maaş alıyorsun diye soruyorlar. Bende cevaben “talebenin karnesi, kadının yaşı, memurun maaşı sorulmaz” diyorum. Ama giderim şu kadar dediğimde giderimin üzerinde maaşım var sanıyorlar. Varsın hemşerilerim böyle bilsin. Okuyanlarda para var desinler. Teşvik olur hiç değilse.
Oğlum Turgut Zorlu tüccarlık yapıyor. Araba alım-satımı ve çiftçilikle uğraşıyor. Kızım Özge biraz geç doğdu. Aralarında 17 yaş fark var. Oda okuyor. Ben köyün ağası İsmail ağanın kızı Seval Başman ile evliyim. Öğrenciyken kendisine İngilizce dersi verirdim. Bir gün kayınpeder bana “Yahu kızları okutuyoruz, masraf edip yetiştiriyoruz, ama yarın bir ayı alıp götürecek” diyordu. Kadere bakki o ayı benmişim.
Şimdi köyde ev yaptırdım. Köyümü çok seviyorum. Ama gelgelelim köylülerime biraz kızıyorum. O eski birbirine bağlılık, o maneviyat, o dayanışma ruhu maalesef kalmamış.
Bizim gençliğimiz pek iyi geçmedi. Alman harbinden yeni çıkmıştık. Çok yoksulluk vardı. Ama çocukluktanmı nedir, mutlu ve yaramazdık. İlkokul çağlarımızda bahçe ve bostanlarda kavun-karpuz bırakmazdık. Ziyankarlık yapardık. Şimdiki gençlik öyle değil.
O eski klasik oyunlar vardı köyde. Seksek, körebe, kemik atmaca oynardık. Şimdi yok bunlar, kayboldu gitti. Şimdi herkes dışarıda maaşlı bir iş, ama köyden destekli, köye yakın bir yerde iş arıyor. Ben bu konuda da köyüme yardımcı oldum. EBK Genel Müdürü iken, köylülerime torpil geçip, işe alarak haksızlık yaptım. Onların kimisi şimdi emekli bile oldu.
İşte böyle bir hayat geldi geçiyor. Ha birde “Yüksek sevk ve idare kursu okulunda, Amme idaresi ve vergi hukuku” dersleri verdim. Bu konudaki birikimlerimi de kitap haline getirdim.
İş hayatımdaki en güzel anılarımdan biride, ikinci Abdülhamit Han devrinde kurulan “Maliye Teftiş Kurulu Başkanlığı’nın Kuruluş yılını kutlamaktı. 100. Yılı benim başkanlık dönemime rast gelmişti. Hatta bununla ilgili bir dergi de çıkarttım.
50 Yaşımdam sonra şair de oldum. Halk şiiri tarzında bir çok şiir yazdım. Bu şiirlerimi “Dünya Nimeti” adıyla ve Turgut Kemali mahlasını kullanarak yayınladım.
“Okumak isteyen gençlere tavsiyeniz varmı” diye soruyorsunuz.
Şimdi bizim köyün gençleri gurbeti sevmiyor, katlanamıyorlar. Köyü çok seviyorlar, her şeyin aşırısı zarar tabiiki. Örneğin ben Ankara’da talebe iken, meşhur Sefa Oteline komşu köy Uluköy’ den dahi geleni görsem, köyümü özler ve arardım. Yani hepimiz köyü çok seviyoruz ve arıyoruz. Ama bence başarının anahtarı her konuda olduğu gibi gurbet konusunda da sabır ve sebattır.
Bölgemizin köylüleleri köydeyken aslan kesilir. Kasabaya (Beypazarı, Çayırhan, Nallıhan) gidince düşkünleşir. Ankara ve diğer şehirlere gidince şaşkındırlar. Onun için bu tabuyu yıkmak gerekir. Sabır ve sebat olursa başarı olur. Örneğin ben okumaya ümitsiz gittim.
Çok yabancılık ve gurbet çektim. Öyleki köye dönersemde sınıfımı geçerek döneyim dedim. Ama dedim ya sabır sebat her şeyin başı. Köyde şöyle bir zihniyet var; dışarıya kasabaya gidip çalışsın, köyden destek çıkılsın, yani yine köyden yesin içsin. Köyü bir destek bir ihtiyat olarak görüyorlar. Köy onlar için ananevi bir sigorta gibi. Güvenceleri köy olduğu için derslerine sarılmıyorlar.
Ama günümüzde iş bulmakta zorlaştı, okumakta. Okuyup iş bulmak daha da zor.
Benim gençlere tavsiyem, üretime ve yeniliğe dayalı bir iş kurmaları. Yada bu yönde meslek edinmeleri. Ama böyle bir iş sabır istediği için bunu pek başaran yok.
Birde herkes işini zanaatını öğrenmek için okumuyor burada. Örneğin sanat okulunda okuyan biri, (Torna, kaynakçılık, elektrik vs.) yaz tatilinde dört ay köyde geziyor. İşte bu olmaz. Meslek öğrenen, daha öğrenmek isteyen biri bir yılda dört ay tatil yapamaz. Pratik yapması lazım. Öyle sanıyorumki bunda eğitim kurumlarımızın da hatası büyük. Hem okumalı hem pratik yapmalı. Örneğin benim yeğenim elektrik mezunu. Elektrikten anlamıyor. Niye ? çünkü sadece okumuş. Teorik var pratik yok, roman okur gibi bir şey. Böyle okumaların hayata pek getirisi olmaz. Benim oğlumda okudu, kolej ve hukuk fakültesinde.
Bana göre iki türlü okuma var :
1- Diploma ve sınıf geçme için okumak
2- Hazmederek yani kavrayarak okumak.
Bir şeyi okuyarak öğrenen insan unutabilir. Ama onu kavramışsa unutması imkansızdır. Örneğin bir adam okumuş, doğuda bir ağanın oğlu. Ama hala olumsuz geleneklerini bırakamamış. Yani hazmedememiş. İki eşli. Ben buna nosyonlu okumak diyorum. Birde bizim bacanak Eşref Baysal ve Hüdayi Atasoy gibi okumuşlar var. Bunlar kavrayarak ve hazmederek okumuşlar.
Şimdikiler sınıf geçelim tamam diyor. Yanlış. Bence sabır ve sebat etsinler, dayansınlar, öyle okusunlar. Günümüzde her iki türlü de okuyan çoğaldı köyümüzde. Bizim zamanımızda yüksek tahsil yapan yok gibiydi. Liseyi bitiren öğretmen oluyordu. Ondan önce bugün ortaokul dediğimiz rüştiyeyi bitirenler olmuş. Onlarda cami hocasına gidip üç-dört ayda hatim edip, namaz sürelerini öğreniyorlarmış, tamam. Bununda sonu yok. Herhangi bir mesleğe hitap etmiyor çünkü.
Şimdi görüyorumda köyümüzün yeni gençlerinin tamamına yakını meslek lisesi mezunu. Ama işsizler, dahada kötüsü mesleksizler. Bu yüzden de evlenemiyorlar. Köyde kızlarda azaldı. Siz bilirsiniz daha önce köyde ortaokul vardı. 13 öğrencimize karşı 7 öğretmenimiz vardı. Şimdi ilkokul bile yok. Çayırhan beldesine taşımalı öğretim yapılıyor. İşte köyümüz bu hale geldi. Bizim köyde hacı Recep dayı var, bilirsiniz. Bir gün bana “yahu biz ölünce kim yıkayacak” diye dert yanıyor. Hacı ağa merak etme sen o günleri görmezsin dedim. Sekiz öğrenci var köyde. Minibüs kış günleri üç saatte gidip geliyor. Camide sabah namazında dört kişilik cemaat oluyor bazen. Bizim zamanımızda Beypazarı’nda değil lise ortaokul bile yoktu. Siz şanslısınız.
M.DOĞANÖZ : Önceden Almanya’ya giden işçi kafilesinde biraz birikim yapayım, belirli bir tarla parasını kazandıktan sonra geriye dönüp çocuğumu okutayım düşüncesi hakimdi. Yeni gelen neslin mantalitesi daha farklı. Bu kardeşlerimize tavsiyeniz nedir ?
S.ZORLU : Almanya’ya ilk gidenler biraz maceracı, Amerika’ya ilk giden tipler gibi. Birinci nesil köylülüğünü aynen korumuş. Tek tük fire versede. İkinci nesil biraz daha kültürlü. Ama arada kalmış. Bundan sonra gelenler için üçüncü nesil diyorum. Almanya’da bir konferansta ben, bunlar Almancayı bizden daha iyi konuşacaklar demiştim, öylede oldu. Hatta şimdi Alman vatandaşlığına geçiyorlar.
Almanya’da hayat çok daha zorlaştı. Nedense bizim burada tembel haylaz olan, Almanya’da Alman disiplini altında çalışkanlaşıyor. Ama cimrilik ve tasarruf zihniyeti gittikçe yok oluyor. “Ben burada para biriktirip köyde yiyeceğim” diye düşünüyor. Orada 11 ay çile çeker, buraya gelir 1 ayda burada bitirir. Viski, rakı, marllbora, içkiler benden diye gösteriş yapar. Ama son zamanlarda durum değişti. Şartlar zorlaştı Almanya’da.
M.DOĞANÖZ : Almanya Euro’ya geçincemi durum böyle oldu.
S.ZORLU : Alakası yok. Sadece Euro meselesi değil. Eskiden zor işler için Polonyalıları getirirlermiş. Birinci Dünya savaşından sonraki durum bu. İkinci Dünya savaşından sonrada Türkleri getirmeye başladılar. Alman halkının %10 ‘u akıllı, %90 ’ı aptaldır. Çünkü %10’u diğer %90’ı idare der. İşçilere belli bir maaş verir, haftada 200 Mark gibi. Bu paralarıda barlarda diskolarda yerler. Yılda bir ay tatilleri vardır. Böyle yaşadıkları monoton hayatı iyi zannederler. Maneviyatları zayıftır. Dahası memnundurlar bu hayattan. Ama patronlar için durum ayrı. Parayı bu %10 luk kesim götürür. Şimdilerde ucuz iş gücü diye eski doğu bloku ülkelerden, Afrikadan ve Hindistandan işçi getiriyorlar. Çoğu kaçak ve sigortasız. Ricardo adında bir İktisatçı Almanya’nın bu yönünü çok güzel bir şekilde ele alıyor.
M.DOĞANÖZ : Köyümüzün geçmişi hakkında bir araştırmanız oldumu ?
S.ZORLU : Benim yok. Ancak eski muhtar biraz araştırmış bu konuyu. Şimdi Uludere dediğimiz bir köye 4-5 km. uzaklıkta, uluşehir diye bir yer varmış. Bir zelzeleden sonra insanların çoğu buraya, bir kısmı da komşu Uluköye gitmiş. Köyümüzün eski adı, “Ulukaraköy” müş. Köyümüz önceleri zengindi. Bazı komşu köylerden, çoban, çırak, hizmetkar olarak gelirlerdi. Sonra iş sahaları açıldı. Sarıyar barajı, kömür ocağı, Termik Santralı vs. İnsanlar buralara dağıldılar. Bu köyün yerlisi çok az aslında. İkindi ve öğle kayaları dediğimiz yerlerin eteğinde, dere kenarlarında Hititler ve Bizanslıların yerleşkesi varmış. Burada en çok ta Rum aileler yaşıyormuş. Nallıhan’da harabe halinde birde kilise var şu anda. Mustafa Kemal paşa, mübadele kanununu çıkarınca göç ettirilmiş. Yunanistan ve Balkanlarda gelen bazı Müslümanlar ve Türkler, bazı teknik yenilikler ve kültürel zenginlikler getirmiş. Türkler orta asyadan savaşa savaşa geldiler Viyana kapılarına kadar.
Osmanlı’da Türkler savaşçı, asker ve çiftçi, Ermeniler duvarcı ve inşaatçı, Rumlar denizci ve imalatçı, Yahudiler de tüccardır. Köydeki iki camiinin de ustaları Ermenilermiş. Şimdi Osmanlı Türklerinde pek medeniyet sanatkarlık yok. Selçukluda han, hamam, cami vs. medeniyet var. Osmanlıda zanaatkarların çoğu Mimar Sinan gibi devşirme. O’da Ayasofya’yı örnek almış.
M.DOĞANÖZ : Sizin şairlik ve yazarlık yönünüzde var. Anlatırmısınız
S.ZORLU : Halk şiiri tarzında yazdım. Aşık Veysel, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan gibi halk ozanlarından etkilendim. Şiirlerimi lirik ve mistik diye ikiye ayırıyorum. Lirik şiirlerimde aşk, sevgi, kadın gibi temalar işliyorum. Mistik şiirlerimde ise dini yönlü, ama asi olan şiirlerim var. Biraz inancımı yansıtıyorum. Birazda kalıpların dışına çıkıyorum.
Türkiyede şair çok, okuyucu ise az. Bana göre en güzel şiir çocuğun ağlaması. Yağmurun yağması gibi durumlar, yani yazılamayan şiir. Mecnuna “Leyla o kadarda güzel değil, niye böyle sızlıyorsun” dediklerinde, “Ben gönlümdeki leylaya aşığım” demiş. Bende bunu dile getirmeye çalışıyorum şiirlerimde. Yani Dünya Nimeti adlı şiir kitabımda.”