BAŞARI ÖYKÜLERİ
Talat ORHAN

Gonaklıların Telat, köyümüzün renkli ve karizmatik kişilerinden. Lider doğanlardan. Her ne kadar babannesinin “Gosdak Paşası”  olsada, bu özelliklerinden dolayı “Paşa” lakabını  fazlasıyla hak eden biri. Meslekteki başarısı, geldiği nokta ve sosyal konumu kendisini geleneklerinden ve köyümüzden koparmamış.  Şimdi de toparlayıcı bir konuma sahip.
Yaşamı seven, yaşamdan keyif alan, neşeli, hayatı dolu-dolu yaşayan ve bunu da karşısındakine yansıtan bir yapıya sahip.   

Gonaklıların Talat olarak 13.Aralık.1963’te sellikte bir evin bir çocuğu olarak gonaklıların evinde dünyaya geldim. Köyümüzde genellikle iki çocuk, çoğunlukta da tek çocuktur. Bende şanslı olan gruptan bir evin bir çocuğu olarak dünyaya geldim. Çocukluğumuz sellikte geçti. Arkadaşlarımızla sellikte bildiğimiz oyunları oynayarak, koşturarak geçirdim çocukluk dönemimi. Tarla işini pek sevmezdim, bizimkilerde götürmezdi zaten. Kıymetli olduğum için. Trafanın yanında arkadaşlarımla oynarken babannem “Gel gosdak paşam” diye çağırdı. Duyanlarda paşa lakabını öyle taktılar. Kıymetli olmamın anlamı da buradan ileri geliyor.  

İlkokula başladım, hatta Ahmet hoca beni erken aldı.  Onunla geçti öğrenciliğim. Sert bir hocaydı. Okulda aklımda kalan, okulda soba yanardı. Sobanın yanında fasulyeyle, çubuklarla yazı yazardık. Okumayı yerde öğrenirdik. Her sabah okula çantayla beraber odun götürürdük. Daha sonra her öğrencinin babası dağdan getirdiği odunu okula bırakmaya başladı. Biz öğrenciliğimizi yeni binada yaşadık. 4-5 bir sınıfta, 1-2-3 bir sınıftaydı. Ailenin ve çevrenin katkısı olmadan, yaşadığımız duruma göre öğrenciliğim iyi geçti sayılır.  

İlkokulu bitirdikten sonra , nispeten iyi öğrenci olmam, birazda ailemin bana verdiği değerden dolayı fedakarlık ederek Beypazarı’na gittik. O dönemlerde de çok Almancı aile vardı. Benim babam da teşebbüste bulundu Almanya’ya gitmek için, fakat sıra gelmediği için gidemedi. Gitmediği de iyi oldu aslında. Bana daha çok zaman ayırdılar ve üzerimde yoğunlaştılar. Benim için bir şanstı bu olay. Çoğu arkadaşımın ailesi Almanya’daydı. Onlar pansiyonda yatılı okudular. Aile ortamını pek bulamadılar. Anne baba sevgisinden yoksun kaldılar. Bundan dolayı onlar için bir dezavantaj olmuş olabilir. Gerçi ben Ortaokulda okurken babam Libya’ya gitti ve dokuz ay kaldı. Ama onun olmaması da bir sorun yaratmadı. Bir şekilde, dedem, annem yada babannem sırayla geldi. Ortaokulu da bu şekilde atlattık.

Beypazarı’nda da ilginç şeyler yaşadım. Arkadaşlarım ve köylülerin olduğu bir grup vardı. Onlarla buluşur bir araya gelirdik. Ev oturmaları, beraber ders çalışmalar gibi. Ortaokulda da başarılıydım. Takdirname, teşekkürname alırdım.  

Lisede daha iyi bir eğitim almak, annemin ve babamın da iyi bir iş edinebilmeleri düşüncesiyle Ankara’ya geldik. Şansımız da yaver gitti. İkiside kendilerine kamu kuruluşunda iş edindiler.  Bende Gazi Lisesinde başladım. Ankara’da çevremiz yoktu. Hep köy aklıma gelirdi. İnanılmaz bir özlem duyardım. Okulda, sınıftaki arkadaşlarla iyi bir iletişim kuramamıştım. Köyde koşturmayı, top oynamayı, trafanın yanında, kahvelerin önünde, sellikte sabahlara kadar oturmayı düşünürdüm. İlk fırsatta koşarak köye giderdik. Köyden Ankara’ya gelirken de ağlamaklı bir şekilde gelirdim. Bunu net olarak hatırlıyorum. Hiç sevmezdim Ankara’yı. Köyün her şeyini severdim. Toprağını, havasını, suyunu, herbişeyini, hiçbir faaliyet yapmasak bile, köyde gezmek, sokaklarda dolaşmak, köyde yaşamak, nefes almak bile ayrı bir keyif veriyordu. Çaya yüzmeye girerdik, balık tutardık. Son dönemlerde gece oturmaları vardı, sabahlara kadar otururduk. Düğünler olurdu, eğlenceler olurdu, Almancılar gelirdi, onlarla beraber köy iyice renklenirdi. Kahvelerde otururduk, oyun oynardık, bu şekilde geçerdi.  

Başarılarım lisede de devam etti. Bitirdikten sonra ilk yıl Üniversiteyi kazanamadım. Daha doğrusu istediğim gibi olmadı. İkinci yıl tekrar denedim. Çocukluğum ve öğrenciliğim iyi geçtiğinden dedelerde köyde beni hep “doktor doktor” diye çağırırlardı.. İyi bilinen ve göz önünde olan bir meslek olduğu için “doktor oğlum, doktor Telat” derlerdi. Benim de kafamda doktorluk mesleğini seçmek vardı. Tıp ve diş hekimliği yazdım. Aslında diş hekimliği kafamda ve hedefimde yoktu. Diş hekimliğini kazandım. Şimdiki aklım olsa yine diş hekimliğini seçerdim.  

M.DOĞANÖZ : Meslek seçerken, ailelerin özellikle çocuklara söylediği “doktor olda bana bak” sözü mü etkili oldu ?  Yoksa kariyer planını kendiniz mi yaptınız ?  

T.ORHAN : Doktorluğu seçmemdeki birinci etken, itibarlı bir meslek olması. İkincisi büyüklerin bize söylediği “doktor ol da bana bak, beni iyileştir” sözü, “benim oğlum doktor olacak” demeleri, doktor diye hitap etmeleri de kafama yerleşmişti.  

Fakültede okurken yine her yaz tatilinde köye gelirdim. Bu alışkanlık üniversitenin son iki yılına kadar devam etti. O yıllarda artık yavaş-yavaş çevrem oluşmaya ve mesleği büyük şehirde sürdürme düşüncesi kafama yerleşmeye başladı. Köyden yavaş-yavaş kopardı.

Küçükken tarla işi sevmezdim dedim ya, üniversitenin ilk yıllarında köye geldiğim her yaz çalışırdım. Günlüğe giderdim, yevmiye alırdım. Ark, bent, beton atma gibi. O dönemde köyde Almancılar ev yaptırırdı. Köyde inşaat sektörü oluşmuştu. Yoğun bir şekilde iş vardı. Ben işi sevmememe rağmen harçlığımı çıkarırım düşüncesiyle bütün bir yaz çalışırdım ve kendimce de para biriktirirdim. Yaptığım tasarrufları değerlendirdiğimi de hatırlarım. 

Diş Hekimliği Fakültesini bitirdikten sonra benim muayenehane açma gücüm ve birikmiş sermayem yoktu. Okul süresince ailemin maddi ve manevi desteğini görsem dahi, yinede açma gücüm yoktu. Hacıbektaş’a gitme fırsatım doğdu. Bu benim için bir şanstı. Beypazarlı bir diş hekimi arkadaşla beraber kurulu bir düzene katıldım. Bir sene beraber çalıştıktan sonra arkadaşın ayrılmasıyla orayı devraldım. Sermaye koymadığım için, sıkı bir şekilde işime sarıldım. Sermaye birikim de oldu. Köyde geleneklere bağlı ve dar bir çevrede yaşamamın avantajını da gördüm orada. Küçük bir çevre olduğu için halkla daha kolay iletişim kurabildim. Geldiğim nokta da orası olduğu için zorluk çekmeden insanların seviyesine kolay inebildim. İnsanlar beni öylece kabullendiler. Gerek insan ilişkileri gerekse sermaye birikimi açısından iyi bir 4 yıl geçirdim Hacıbektaşta. Yeterli birikimi yaptıktan sonra Ankara’ya geldim. Amacım da oydu zaten. 

Ankara’da muayenehaneyi açtıktan sonra zaman içinde hem müşteri potansiyeli, hem muayenehane şartları, hem de özel hayatımız gelişme gösterdi. Basamakları yavaş-yavaş çıktığımız yani çok sert çıkışlarımız olmadığı için çok sert inişler de yaşamadık. Düzeyli bir şekilde devam etti.  

1991 Yılında Alev hn.la evlendim. Eşim de Dişhekimi. O’da Çankırı da Dişhekimiydi. Biraz Çankırı macerası oldu. Evliliğin ilk dönemlerinde biraz sıkıntı yaşadık. Evin düzenini tam oturtamadık, toparlayamadık. O’nun da tayini Ankara’ya olunca daha düzenli bir yaşama girdik. 1993 Yılında oğlum Yiğit, 2001 yılında da kızım Kıvılcım dünyaya geldi.  

Şu anda muayenehanem belli bir düzeye gelmiş durumda. Belli bir sosyal yaşamımız ve standardımız var. Köyde yaşamış olduğumuzdan, çocukluğumda da gezmeyi, pikniği, arkadaşlarla ortak yaşamı çok severdim. Şimdi de imkanlarım ölçüsünde devam ettirmeye çalışıyorum. Zaten mesleğimiz de  bunu gerektiriyor. İnsanlara yaklaşım, ikna edebilmek, güven verebilmek işimizin bir parçası. Zaten bunları çocukluğumda da yaşadığım ve bunu da mesleğime yansıttığım için meyvelerini topluyorum diyebilirim.  

M.DOĞANÖZ : Okuma isteği sizden mi geldi, yoksa aileniz mi yönlendirdi? 

T.ORHAN : Benden geldi. Tabii ailem elinden gelen desteği gösterdi ama, bende o desteği ve verilen emekleri boşa çıkarmamak için elimden geldiği kadar çalıştım. İlkokuldaki başarı düzeyim de ortaya çıkardı. Zaten köyde her aile ilkokuldan sonra çocuğuna bir şans verdi o dönemlerde. Ben iyi kullandım. Ama bazı şanssızlıklar yada ailelerin başında olmamasından kaynaklanan sebeplerden dolayı bir yerde tıkadı arkadaşlarımızı. 

Köyümüzde tamamıyla tarıma dayalı ekonominin olmaması, ailelerin bir kısmının Almanya’da olmaları, kardeş sayısının az olması, okumuş insanın değeri okumaya verilen önemi artıran sebepler olduğu için her aile mutlaka çocuğunu önce okutmaya göndermiştir.

Zaten bizim çok arazimizde yoktu. Yaklaşık 10 dönüm sulu arazimiz vardı. Sulu arazi ölçeğine göre 100 dönüm arazisi olana ağa deniliyordu. Toprağı işlemek için de o kadar çok insan gücüne ihtiyaç yoktu.  

M.DOĞANÖZ : Kariyer planı yapmak isteyen gençlerimize ne önerirsiniz ? 

T.ORHAN : Mutlaka bir eğitim almaları gerektiğini düşünüyorum. Güçleri ve imkanları yettiğince bir üniversite okusunlar. Seçim yaparken de ülkenin gerçeklerini ve ileride ne gibi iş imkanları oluşturabileceklerini iyi düşünsünler. Severek yapacakları, mutlu olacakları, yapılarına ve yeteneklerine uygun olabilecek mesleği seçsinler. Belki çok kazandırmayabilir ama severek yaparlar. Kazancı ikinci planda düşünsünler.  

Biz geleneklerine bağlı insanlarız. Karaköylü olduğumuzu ve geleneklerimizi hiçbir zaman unutmadık. Kendi çocuklarımıza da empoze ediyoruz. Köylülerimizle bir araya geldiğimizde de etrafta birileri olsa bile hiç yadırgamadan kendi şivemizle konuşmaktan büyük zevk alıyoruz. Bunu da her fırsatta devam ettirmeyi düşünüyorum.


01.07.2005

« Geridön