Ahmadaların Zehra köyümüzün ikinci kuşak öğretmenlerinden. Kendisiyle sataşmaların bol olduğu keyifli bir söyleşi yaptık. Mütevazi bir yapıya sahip. Yeteneklerinin farkına sonradan varanlardan. Bu yeteneklerini bizimle paylaşmasını ve sitemiz adına kendisini diğer köşelerimize de konuk etmekten mutluluk duyacağımızı belirtmek istiyorum.
Ben Ahmadalan Zehra KOÇYİĞİT. 12 Ekim 1954’te doğmuşum. Baki ve Mustafa BAYKA’yla üç gün aramız var. İlkokul yıllarım köyde geçti. Başarılı bir öğrenciydim. İlkokulu bitirdikten sonra ben okumak istedim, babam da okutmak istedi. Nallıhan’dan ev kiraladı ve oraya yerleştik. Bir gün Tabiat bilgisi öğretmenimiz “Bir dahaki derse kağıt kalem getirin yazılı yapacağım” dedi. Ben yazılının ne olduğunu bilmiyorum. Çünkü köyde hep sözlü olurduk. Kağıt kalemleri çıkardık, insan iskeletini yazın-çizin gibi sorular çıktı.
Orta 1 ve 2. sınıfı Nallıhan’da, 3.sınıfı Yenimahalle-Halide Edip Kız lisesinde okudum. Çok zorlandığım ders İngilizce oldu. Dersimize Eczacılar giriyordu. 1.Kitabın 12.dersinde kalmıştık, burada ise 2.kitabın 4.dersine devam ediyorlardı. Zorlandım tabii. Özel ders alarak açığımı kapattım ve dersi geçtim.
O sene Konya Kız Öğretmen Okulu sınavlarına girdim ve 92.Olarak kazandım. Mülakata çağırdılar. Biz de mülakat için Konya’ya gittik. Ertesi günü listeler asıldı. İsmimi sonlarda arıyorum. Göremeyince yana çekildim, kazanamamışım diye üzüldüm tabii. Tanıyan birisi geldi, tebrik etti ve öptü. Kazandığımı söyledi ve yerimi gösterdi. Meğer 12.sırada kazanmışım. Bu benim için büyük bir şeydi. Birincisi Öğretmen olacaktım, ikincisi kalacak yerim vardı. Üçüncüsü aileme yük olmayacaktım. Yani devlet okutacaktı.
Öğretmen okulunda derslerimde ve arkadaşlık ilişkilerinde hiç zorlanmadım. Yalnız utangaçlığım vardı. O’nun sebebi de, köyde “Ayıptır, günahtır, el adama ne der ?” baskısı altında yetiştiğimizden. Rahat bırakılmadık, serbest değildik. Mahne bulacaklar diye korkardık. O zamanlarda bisiklete çok binmek istedim, rahmetli teyzem “Gız gısmıda mı bisiklete binermiş ayıp değilmi, el adama ne der” diye azarladı. Turan’a bisiklet alındı, o bindi. Evde bisiklet olmasına rağmen ben binemedim. Bu yüzden binmeyi de öğrenemedim. İçimde bir ukde olarak kaldı.
Öğretmen okuluna girdiğim sene İbrahim istedi beni. Rahmetli Lale ebe geldi bir gün, “Almanya elbiseleri giyeceksin, pek gözel olacak, şöyle olur, böyle olur, o’da öğretmen sen de öğretmensin” dedi. Tabii ben anlamıyorum, çocuktum daha. Bir sene dünürlük muhabbetleri oldu. İkinci sene sözlendik. Ben öğretmen okulunu Haziranda bitirdim. Ağustos’un üçünde nikahlandım. 17 sinde de evlendim. Annem “Biz senin arkandan gidemeyiz, seni takip edemeyiz. Güzelce çıkarsın. Ne olu, ne olmaz. O’da öğretmen, sen de öğretmen, beraber yaşarsınız” dedi.
İ.AKIN : Pişmanmısın şimdi?
Z.AKIN : Pişmanlıktan değil ama, İngilizce’den özel ders aldığım için çok ilerletmiştim. İzmir-Buca’ya gidecektim. Orada İngilizce Öğretmeni olacaktım. Nişanlıyım ya, oraya gitsem nişan atılacak, vazgeçilecek. Çünkü İbrahim İlkokul öğretmeni. Böyle olmaz. En iyisi ben vazgeçeyim, nişanı atmak yakışmaz diye düşündüm ve gitmedim.
24,5 Yıl öğretmenlik yaptım. Bunun 10,5 yılı köylerde geçti. İlk tayinim Rize idi. 17 Gün çalıştım ve eş durumundan Haramı’ya (Yeşilyurt) geldik. Köy girişinde okul, okuldan sonra mezarlık, ondan sonra köy geliyordu. Şimdiki aklım olsaydı tek başıma duramazdım herhalde. İbrahim dedeyle beraber kalıyorduk. Ebe işim var diyerek gitti. Tabancam vardı. Yastığımın altına koyuyordum. Ondan güç alıyordum. Orada bir sene kaldım. İbrahim abin askere gitmişti. Gelince Güdül’e gittik. Lojmanı vardı ama, işte öyle lojman. Orada “Bamsı” dünyaya geldi.
Güdülden Nallıhan-Ayman-Hıdırlar köyüne geldik. “Tansu” da orada dünyaya geldi. Ağabeyine “Bu çocuk 4-5 yaşına gelince Ankara’ya gidelim, anasınıfına Ankara’da başlasın, bizim gibi zorluk çekmesin” diyordum. ALLAH rast getirdi. Ankara’ya tayinim çıktı. Benden sonra abin eş durumundan geldi. Bamsı ilkokul 3.sınıfa Ankara’da başladı. Tansu’yu köyde bıraktık. Babanneleri Almanya’dan dönmüştü. Çocuk özlüyor bizi. Onlara alışık değil. Köyde gaz mahallesinde-ısma bunarının oralarda düğün varmış. Çocuk depresyona girdiği için babanesini, anneannesini, Hatice halasını falan çakılamaya başlamış. Hemen aldık getirdik. Bizle beraber alışsın diye okula getirip-götürdük. Bizden önce beslenme çantası, sonra çanta, kalem-defter istedi. Misafir olarak koymuştuk birinci sınıfa. Tansu 5,5 yaşında olmasına rağmen okuma-yazmayı iki ayda öğrendi. Öğretmeni de “Bu çocuğa ben emek verdim. Emeğimin karşılığını da görmek istiyorum. Kaydını yaptırın” dedi. Müdür de “Kaydını yapacağız. Çocuğun zeka yaşı uygun” dedi. Biz razı olmadığımız halde kaydını yapmışlar. Parmakları küçük olduğu için yazılıları yetiştiremezdi. İlkokulu bitirdikten sonra Anadolu Lisesini kazandı. Orada da küçücüktü. Eve kolu yırtık, ceketi sökük, düğmesi kopuk gelirdi. İdareye gittim. “Bu çocuğa ne oluyor, ceket dayandıramıyorum, her yeri sökük geliyor” diye söyledim. Meğer küçük olduğu için çocuklar top gibi oynuyorlarmış. Bende öğretmenine “Sınıfta kalsın, yaşıtlarıyla beraber okusun” dedim. İtiraz etti. Tansu sınıfta kalacak çocuk değil diye. Kendinden büyüklerle okuyarak okulu bitirdi. MAŞALLAH çok ta başarılı oldu. Şimdi ikisi de gurur kaynağımız.
M.DOĞANÖZ : Okumaya sizi kim yönlendirdi ?
Z.AKIN : Ben okuyacağım dedim, babam da “Gömleğimi satar seni yine okuturum” dedi. O’nun bu fedakarlığını hiç unutmam.
M.DOĞANÖZ : Köyden Nallıhan’a gidince zorluk çektiniz mi ?
Z.AKIN : Tabii çektim. Korkaktım. Ama arkadaşlarım vardı. Onlar bana destek oldular. Rahmetli Nesrin’ le konuşur-görüşürdük. Beni arkadaşlarıyla tanıştırdı. Ben de arkadaşlık ilişkilerinde iyiyim. Çabuk kaynaşırım. Birde anneden-babadan köyden ayrılmıştım. O’da çok etkiledi beni. Akşam herkes evine dönerken, ben camın önüne oturur ağlardım. Akşam yattığımda annem-babam-kardeşlerim-köyüm gözümün önüne gelirdi. Yorganı başıma çeker ağlardım. Yastık ıslanırdı. Öyle-öyle okuduk.
İ.AKIN : Hiç aşık olan olmadı mı sana ortaokulda ?
Z.AKIN : Olmaz mı? Çok oldu. Korkardım ben. O zaman koridorlara asılırdı mantolar. Ortaokul 3.sınıf öğrencileri de nöbetçi olurdu. Mantomun cebine elimi sokuyorum. Beyaz veya renkli kağıtlara yazılmış aşk şiirleri. Korkuyordum haliyle. En sonunda kağıtları cebime kimin koyduğunu Ziraat Bankası’nın müdürünün kızı olan Nihal’e sordum. İdarecilerden korktuğumu söyledim. O’da yazıp-koyanı tanıdığını ve adını söyledi. Nallıhan Hayat sinemasında öğrencilerin matinesi olurdu. Ben nereye otursam oğlan ya önüme, ya da yanıma oturuyor. Locaya giriyorum, locanın önüne geliyor. O korkudan orta 3.sınıfta Ankara’ya teyzemin yanına geldim. Bir gün halk eğitimden çıktık, otobüs bekliyorum. Birde baktım o oğlan da yanımda. Ben otobüse bindim o da bindi. Ben indim o da indi. Yokuş yukarı tırmanacağım derken ayağım kaydı, çamurlara yuvarlandım. Üstüm başım battı. Eve vardım. Rahmetli amcam evdeymiş. Bu ne hal diye sordu. Ben de durumu anlattım, Nallıhanlı bir oğlanın beni takip ettiğini, ondan kaçarak buralara kadar geldiğimi, beni burada da bulduğunu söyledim. Amcam oğlanı tanıyormuş. Akrabalarıyla konuştu, bir daha da beni rahatsız etmedi.
Aynı durum köyde de olurdu. Oğlanlar kızların listesini yapardı. Sen şunu alacaksın, ben bunu alacağım gibi. Paylaşırlardı kızları. Kalabalıktı köy o zaman. Şimdiki gibi değildi.
İ.AKIN : Öğretmen okulunda yok muydu ?
Z.AKIN : Bizim okulumuz kız yatılıydı. Duvarları çok yüksekti.. Kapısı da demirdendi. Kimse giremezdi
İ.AKIN : Ben girdim ama !
Z.AKIN : Senin giriş nedenin farklıydı. Nişanlıydın.
İ.AKIN : Bütün kızlar da bana baktı. Erkek görmemişler. Beni görünce heyecanlandılar. “Ayy şu oğlana bak !” diyorlardı.
Z.AKIN : Görmezlerdi tabii. Nerde görecekler ? Perşembe günleri iki saatliğine çarşı iznine çıkardık. Eteklerimiz kontrol edilirdi. Yüzlerimiz kontrol edilirdi, makyaj yapılmış mı diye.
M.DOĞANÖZ : Köyümüze bir mesajınız var mı ?
Z.AKIN : Ben 10,5 yıl köylerde çalıştım. Sonra Ankara’ya geldim. Bizim için de bir değişim oldu. Çocukları köyden kurtardık. Değişik okullarda çalıştım. Abin okuluna devam etti ve bitirdi. 24.Yıl rahatsızlandım. Son yıl zor dayandım ve emekli olmak zorunda kaldım. O senede operasyon geçirdim. Tedavilerim uzun sürdü. Ama başarılı olduk.
Ben meme kanseriydim. Hastaneye kendim gidip geliyordum. Abinin hastaneye gidip geldiğimden haberi yoktu. Kitle tespit ettiler ve beni ameliyata aldılar. Daha sonra ikinci ameliyata girdim. Sabah 8’de girdim, öğlen ezanında çıktım. Akşam da hastanede kaldım. Çok sıkıntılıydım. Doktor önce ne olduğunu söylemedi. Meğer kansermişim. Biyopsi neticesi %85 kötü huylu çıkmış. Ameliyattan sonra kemoterapi ve radyoterapilere başladım. Etrafımdaki herkes bana belli etmeden ağlıyordu. Köyümüzde daha önce de bu hastalıktan ölenler vardı. Ben de bunlara cesaret veriyorum. Ben iyiyim diyordum.
Tedavilerim bittikten sonra “Benim yaşamam lazım, çocuklarımın bana ihtiyacı var. Kocam yeni bir eş bulabilir, fakat çocuklarım yeni bir anne bulamaz” deyip kendime moral veriyordum. Böylece hastalığımı yendim. Ama kontrollerimi hiç ihmal etmedim. Eşim çok destek oldu bana. 2 Sene içinde 3 ameliyat geçirdim. Çok şükür onlar bitti, şimdi iyiyim.
Ben de yeniden hayata dönmüş oldum. Arkadaşlarımla günlerim oluyor. Kurslarım oluyor. Resim , bilgisayar, İngilizce, oryantal, tango kurslarına katılıyorum. Kondisyona, Türk Halk Müziği Koro’suna gidiyorum. Yani günlerim dolu-dolu geçiyor. Gençliğimde yakalayamadığım şeyleri emekli olduktan sonra yakaladım. Başarılıyım da. Kimseden geri kalmıyorum.
M.DOĞANÖZ : Bizimle paylaşabileceğiniz bir resim çalışmanız var mı ?
Z.AKIN : Çalışmalarım evde. Buraya getirmedim. Çok güzel resimlerim var, çalışmalarım devam ediyor.
İ.AKIN : Fotoğrafını çeker, internetten göndeririz.
( M.DOĞANÖZ - İNŞALLAH ! )